Menu
Menu

Blog

MİHRAN TOMASYAN – ÇIPLAK AYAKLAR KUMPANYASI

Mihran Tomasyan’la Çıplak Ayaklar Kumpanyası’nda buluşmak üzere sözleşip kendimizi bambaşka bir mekanda eski bir İstanbul bahçesini andıran ama tam da öyle olmayan bir ‘Harikalar Diyarı’nda bulduk. Bizi gülümseyen gözlerle karşılayıp çaylarımızı söyledikten sonra başladık sohbete, yetişmemiz gereken bütün işlere de geç kalma riskini gözardı ederek hiç bitmesin istediğimiz muhabbet zamansız bir zamanda akıp geçti.

ACTEDCITY (AC): Nihayet buluşabildik Mihran.

Mihran Tomasyan (MT): Hiç sorma, Ramallah’daydım daha yeni döndüm. Orada bir performans için bulundum.

AC: ‘Ters Okyanus’u mu turneye götürdün yoksa?

MT: ‘Ters Okyanus’ bir yere gidemez ya!

AC: Ya evet, öyle değil mi?

MT: İmkansız bir tane bütçe çıkardık bayağı yüksek, yani sular aksın falan zor iş (gülüşmeler). Ama ‘Ters Okyanus’un videosunu yaptık, şimdi sesiyle falan uğraşıyoruz.

AC: Kısa metraj mı?

MT: Yok ‘Ters Okyanus’u baştan sona izlediğini düşün ama kamera konmuş gibi değil de bazı bölümlerde kamera bizim elimizde; biraz film gibi yapmaya çalıştık. Evde oturdun mesela DVDsini koydun, baştan sona izlediğinde bir hissiyatı kalabilecek. Gösterinin kaydını izlemiyorsunda bir şey izliyormuşsun gibi yapmaya çalıştık ama daha bitmedi.

 İki insanın birbirini hala öldürebiliyor olma gerçeği çok absürt bir şey bu yüzyılda.

AC: Senin oyunlarında ‘teknoloji’yi kullanma tarzın çok ilginç geldi bana. ‘Sen Balık Değilsin’ de mesela. Teknoloji sahne sanatlarını nasıl etkiliyor bu anlamda?

MT: Multimedya işler çok var zaten Avrupa’da. ‘Mapping’ gösteriler yapanlar,büyük isimler çok kullanıyor ama benimki biraz farklı aslında herkesin kullanabileceği analog teknoloji. Herkesin ulaşabileceği teknolojiyi kullanıyorum. Gizli kamerayı Sirkeci’den 60 liraya alabilirsin ve onu projeksiyona bağlamak dünyanin en basit işi. Ulaşılabilir ve ucuz olan teknolojiden bir şeyler çıkartmaya çalışıyorum aslında. ‘Sen Balık Değilsin’de walkmanler, basınca ses çıkartan oyuncaklar var mesela.

AC: Kullandığın malzemeler de çok enteresan Mihran…

MT: Önce malzemeyi seviyorum ben. Bunun nesini sevdiğimi düşünmüyorum önce malzemenin kendisini buluyorum. Şimdi merdivenle çalışıyorum. Mekandaki merdivenle yapabileceğim hareketleri seviyorum ya da işte siyah torba gibi, büzüştürüyorum, bırakınca açılmasını seyrediyorum (gülüşmeler). Sonra onu anlamlandırmaya başlıyorum ya da o sonra anlamını bulmaya başlıyor ama önce aşk üstüne bir şey yapacağım ve torba bunu çok iyi anlatır değilde; önce malzeme beni heyecanlandırıyor. Kötü bir şey plastik ama beni çok heyecanlandırıyor nedense. ‘Kullanmayalım plastik ayıralım’ aslında . Ben çok plastik tüketen biriyim oyunda. ‘Ters Okyanus’ta solo yapıyorum plastik bir poşetle ve o her seferinde çöp oluyor mesela; yani onun gibi çok çöp çıkıyor benden; plastik çöpü. Plastiğin o oynayan hali çok hoşuma gidiyor başka hiçbir malzeme onu yapamıyor. Kumaş parçası falan yapamıyor. Plastik çok enteresan bir malzeme…

 AC: Plastik enteresan tabi?! (gülüşmeler) ‘Sen Balık Değilsin’ deki o savaş sahnesi, ben orada kendimi bir savaşın ortasında gibi hissettim.Vietnam Savaşı gibi belkide.

MT: Aslında her yer olabilir. Dünyadaki savaş ya da birbirini öldüren insan. İki insanın birbirini hala öldürebiliyor olma gerçeği çok absürt bir şey bu yüzyılda. Yani ‘hala nasıl olabiliyor’ diyorsun ‘insan insanı öldürebiliyor’. Olacak şey değil yani. Biz geçmişimizle yüzleşmeliyiz. Bütün herkes, ailesiyle bile. Ailenle yüzleşmek demek aslında toplumla yüzleşmek demek ya hani. Hepimizin sırları ve gizemleri var sonuçta. Bunlarla yüzleşmeliyiz. Bunları silahla, kurşunla, kanla değil de birbirimize hatıra atarak. O oyunda kaset içi atıyorum, bir savaş ama daha keyifli bir savaş yani. Vietnam mevzusu değil ama Hrant Dink üzerinden anlatıyorum biraz da. Hrant’ın anlattığı mevzuyu anlatmaya çalışıyorum. Sen bir insanın görüşlerine katılmayabilirsin ama onu öldürerek başedemezsin meseleyle, bu çok yanlış olur.Keşke onla rengarenk bir savaş ortamı yaratsaydın da öyle savaşsaydı. Böylece kimse haksızca ölmezdi ve herkesde rahat ederdi, kafalar rahat olurdu en azından. O sahne öyle bir sahne ama; o sahne yavaş yavaş gelişti. Hiç konfeti yoktu. En başta o malzemeyi bulmamıştım ,daha doğrusu teypler vardı. Savaş sesi kaydediyordum sonra o teypleri atıyordum sadece. Sonra yetmedi bir şeyler daha atmam lazım oldu. Misketler falan atıyordum; tepeye bir sistem yapmıştım, bir yerde ipi çekiyordum, misketler düşüyordu onlarda böyle bomba gibi oluyordu. O böyle bir süreçti. O sahne sonradan kendi kendini buldu.

 AC: Ben çok beğendim oyunu. Kendine ait bir dünyası var. Oyuncu olarak acı çekiyor musun defalarca oynayınca? Seyirciye ajitasyon yapmıyorsun ama kendin acı çekiyor musun?

MT: Sen ‘Sen Balık Değilsin’i çok sevdin biliyorum. Bir kaç bölümü var. Oyun başlıyor ve ben ‘oynadığımı’ biliyorum içimden. 100 kere oynamışsın otomatik bir şey yapıyor beden. Ama bazı bölümler var ve ben o bölümlere girince otomatikman bir anda orada kayboluyorum. Acı çekmek mi artık onu nasıl tanımlamak gerek bilemiyorum ama bütünleştiğim yerler oluyor ki; bence orası dışardan belli oluyordur. Şu anda tamamen ‘anın içinde adam’ dendiği oluyordur. Var öyle yerler. Her seferinde de orada gerçekten giriyorum ‘an’a; ayin gibi. Bir ‘yere’ giriyorum evet. Özellikle seyirciye bantı dağıttığım ve sonra altına girdiğim bölüm. Çünkü muhtemelen bütün seyircinin enerjisini tutuyorlar bu bantlar. Çünkü seyircinin üstünde oynuyor bu bantlar ve herkesin enerjisini hissediyorsun . Orası vazgeçilmez bir bölüm benim için. Orası oyunun en yüksek noktası.

AC: Bahçe ne kadar güzel…

 MT: Evet ya.. Beyrut’a gittiğimde farketmiştim.. Büyük mobilya mağazaları yok. İstanbul evleri o şirketler olmadan önce ne kadar özelmiş.. Beyrut’ta farkettim bunu. Bu bahçe güzel oldu böyle.

AC: Birçok kişiyle böyle bir yaşam alanını paylaşmak zor oluyor mu?

MT: Oluyor evet kolay bir şey değil ama şöyle de bir şey var; bizim orasını merkez gibi düşün, Çıplak Ayaklar Kumpanyası’nın mekanı. Orayla asıl ilgilenen dört beş kişi var , hayatlarını ordan kazanmaya çalışıyorlar. Diğerleri o alana hep destek veriyor, orada zaman geçiriyorlar. Oradan maddi olarak hiçbir beklentileri yok. ‘Gevende’ciler olsun, ‘Büyük Ev Ablukada’ olsun. Uzun senelerdir beraber zaman geçiriyorlar, beraber üretiyorlar. Sonra böyle ufak ufak da kendi alanları da oluşmaya başladı. Ama ne bileyim hergün birileri buraya gelir, çayını içer. Baksana benim anahtarlarıma… (bir tomar anahtarı gösterir ve gülüşmeler)

AC: Mihran hiç bitirmek istemiyorum bu söyleşiyi son bir soru. Eğer bir ünlüye yemek yapsaydın bu kim olurdu?

MT: Çok enteresan oldu bu. Bilmem ki… Heralde Berkun Oya’ya yapmak isterdim daha doğrusu biz birlikte yemek yapardık galiba (güler).

Söyleşimizi istemeyerek noktaladık. Çıplak Ayaklar Kumpanyası’nın gerçekleştireceği festival Haziran 5-20 tarihleri arasındadır.

Ayrıntılı bilgiyi http://www.ciplakayaklar.com/ adresinde bulabilirsiniz.

Back to Blog
Back to Blog