Menu
Menu

Blog

NEW YORK AYAĞINIZA GELİYOR

Haberdar

Actedcity İstanbul Oyunculuk Stüdyosu Eylül’de başlayacağı yeni sezonda New York’u da farklı bir yönüyle ayağınıza kadar getiriyor.

Türkiye’deki oyunculuk eğitimine İstanbul’da farklı bir soluk getiren Actedcity Oyunculuk Stüdyosu Eylül’de başlayacağı yeni sezona  dinamik ve genç ekibiyle hazırlanıyor.

Bünyesinde Eric Morris, Uta Hagen ve Method oyunculuk tekniklerinin yanı sıra Kamera Önü  Oyunculuk Eğitimi , Diksiyon ve Şan gibi oyunculuğu birebir destekleyen konuları da deneyimli kadrosuyla oyuncu ve oyuncu adaylarıyla paylaşıyor.

Actedcity’nin kurucusu Betül Alganatay’ın  New York’ta aldığı Eric Morris, Uta Hagen eğitiminin yanı sıra birçok profesyonel  oyunculuk derslerini  bu sezonda da farklı tekniğiyle öğretiyor.

Actedcity’de dizi ve sinema dünyasından sürpriz isimlerin de dersler vereceği  ve seminerler düzenleyeceği bir yıla başlıyor.

YENİ SEZONDA AL PACINO’NUN OYUNCU KOÇU TOM BRANGLE  STÜDYODA!

The Actors Studio Jüri Üyesi ve kamera önü oyunculuk eğitmeni Tom Brangle  geçtiğimiz sezon Actedcity’de verdiği workshopla büyük ilgi çekti.Bu sezonda da yapacağı 3 ayrı workshopla öğrencileri kameraya hazır hale getirecek.

Amerikan oyunculuk piyasasına oyuncu yetiştirmek ve Türkiye’deki  oyuncuları  Amerika ve Avrupa standartlarında ulaştırmak ilkesiyle Tom Brangle New York’u ayağınıza getiriyor.

www.Haberdar.com

Continue reading ...

SUYUN ENERJİSİ BİZİ DAHA POZİTİF YAPIYOR

Vatan_Gazete

Geçtiğimiz hafta şehir hatları vapuruyla Beşiktaş’tan Kadıköy’e giden İstanbullular yolculukları sırasında tiyatro oyunu izlediler. Ol ya da Ol adlı oyunlarını sahne yerine vapurda sergileyen ekip,

Diğer yakaya geçmek üzere vapura bindiniz. Sıradan bir yolculuk yapacağınızı düşünüyorsunuz. Oysa siz farkında değilsiniz ama, az sonra Actedcity Oyuncu Okulu tarafından sahnelenecek ‘Ol ya da Ol’ isimli oyunun seyircilerinden birisiniz. Müzikli, şarkılı keyifli bir oyun bu. Peki neden alışkın olduğumuz gibi sahnede değil de vapurda oynanıyor? Oyunun yönetmeni Betül Algan Atay, seyirciyle aynı platformda olmak istedikleri için böyle bir yol tercih ettiklerini söylüyor: “Sahnede bir yükseklik üzerinde olmak istemedik. Vapur yerine metro, tren veya sokakta da oynayabilirdik. İlk etapta vapuru seçmemizin nedeni ise suyun enerjisinin daha pozitif olması. Akışkan bir enerji olduğu için insanlar kendilerini daha rahat bırakıyorlar. Oyunun özü de pozitif kalmak ve bu enerjiyi yaymakla ilgili.” Tahminlerin aksine vapurda oynamak için izinleri kolayca almışlar. Toplam üç aylık hazırlık süreci sonunda sahnelenen Ol ya da Ol, dinamik meditasyon tekniğini uygulayan bir oyun. Biraz sıradışı yani…önümüzdeki hafta Kocaeli, ardından İzmir ve Antalya’da oynayacak.

Herkes cep telefonuyla kayıt ediyor

Vapurda aniden oyuna başlayan oyunculara insanların pozitif yaklaştığını görmek sevindiriciydi. Ben “Ne oluyor, başım ağrıdı” diyen huysuz bir yaşlı amca beklerken, genelde herkesin güler yüzle bu topluluğu izlediğini gözlemledim. Ve tabii artık bir gelenek haline gelen “cep telefonu” furyası… Kalabalığın neredeyse yarıya yakını hemen cep telefonuna sarıldı ve kayıt almaya başladı. Bazı gençler de oyuna katılıp, sorulara yanıt verdi.

‘Öfkemizi aşıp sevgiye dönüştürelim istiyoruz’                                                                                                 

Bu pek de alışkın olmadığımız, vapurda oyun fikrinin arkasındaki isim yönetmen Betül Alganatay tam 14 yıl New York’ta yaşamış. Hatta oradaki metrolarda da tiyatro oyunu oynamış. Ancak Amerikalıları Türklerden daha ilgisiz buluyor… Üç ay önce Türkiye’ye temelli dönüş yapıp, Actedcity Oyunculuk Kursu’nu kurmuş. “Çalışmalarım hep ‘olmak’ üzerine; kendimize içsel bir bakışla bakalım istiyorum. Kendi korkularımızla ve öfkemizle yüzleşirsek onları aşıp sevgiye dönüştürebiliriz” diyen Atay, temel ilgi alanının “kendini bulmak” olduğunun altını çiziyor.

‘Tiyatro insanların olduğu her yerdedir’                                                                                                                                      

- Berk Tunalı (30): İki yıldır oyunculuk yapıyorum. Daha önce yönetmenlik yapıyordum. Tepkiler çok iyi.

- Ege Ateşdar (23): Üç aydır oyunculukla ilgiliyim. Suyun üzerinde oynamak çok güzel. Tiyatro insanların olduğu her yerdedir.- Orhan Özdemir (21): Üç aydır oyuncuyum. Oynarken gerçekten var olduğumu hissediyorum. Halkımız bizi çok sahiplendi.

- Baki Çiftçi (24): İki yıldır oyuncuyum. Vapurda oynamak şaşırtıcı oldu; insanlardan aldığın enerjiyle bir şeyler yapmaya çalışıyıoruz.

- Ece Yüksel (16): 8 yaşından beri oyunculuk yapıyorum. Halkla içiçe oynamak farklı bir keyif.

- Cemran Karakaş (22): 3 yıldır dizi oyuncusuyum; Umutsuz Ev Kadınları’nda oynuyorum. İnsanlar vapura beklentiyle gelmedikleri için şaşırıyorlar. Onların şaşırmasını görmek sevinidirici. Böyle bir akım yaratabiliriz.

- Deniz Yetiş (30): Bir yıl Almanya’da eğitim aldım… Vapurda oynamak ise beni şaşırtmadı. Yönetmenimiz sürprizlerle dolu çünkü. Sahnede oynmak da güzel ama sokak doğaçlama anlamında daha cezbedici.

- Kaan Öktem (31): Suyun üzerinde olmak çok güzel.

- Azize Kayalıdere: Sanat yaptıktan sonra sizden çıkar; yaptığımız diğer sanatçı arkadaşları da tetiklerse mutlu olurum. Örneğin bugün oyunumuzu işitme engelli arkadaşlarımız da izleyecek. Amacımız insanların içlerindeki dengeyi bulmaları.

Oyuncular 16-31 yaş aralığında

Şu an okulda üç sınıf, her bir sınıfta da 10 öğrenci var. ‘Ol ya da Ol oyununda rol alan öğrenciler fikrinizi ilk duyduklarında ne hissettiler’ diye sorduğum Alganatay, çok heyecanlandıklarını söylüyor. Haklılar da, çünkü vapurda çok fazla kişiye ulaşılıyor. Bir oyunda tam 300 kişi. Günde iki defa oynadıklarını düşünürsek toplam 600 kişiye ulaşıyorlar. Bu oldukça ciddi bir rakam ve bu nedenle sponsor da arıyorlar… Öğrencilerin en genci 16 yaşındaki Ece Yüksel; en büyükleri ise 31 yaşındaki Kaan Öktem… Peki bu, bir moda olur ve artık tüm tiyatro oyunları sahne yerine sokakta oynanır mı dediğim Alganatay’ın yanıtı “Evet” oluyor; “Ne güzel olur değil mi” diye de ekliyor. Ol ya da Ol, 1-5 Temmuz tarihleri arasında Kocaeli’nde; daha sonra da İzmir ve Antalya’da oynanacak. Eylül ayından itibaren ise temelli olarak haftanın üç günü İstanbul’da vapurda oynamayı düşünüyorlar. Diğer günler ise Teslimiyet adlı yeni bir oyun oynayacaklar; bu sefer sahnede…

Banu Duran

www.GazeteVatan.com

Continue reading ...

AKŞAM VAPURUNDA DİNAMİK MEDİTASYON CNN TÜRK VIDEO

cnnturk

Bu aralar akşam saatlerinde Beşiktaş-Kadıköy hattında vapura binerseniz ilginç bir gösteriyle karşılaşabilirsiniz. Oyunculuk eğitimi veren ACTEDCITY okulunun öğrencileri yolcu gibi vapura biniyor ve koridorda yerlerini alıp bir anda sesler çıkarmaya başlıyor. Öğrenciler, yolcuların şaşkın bakışları arasında sergiledikleri performansa “Dinamik Meditasyon” diyor.

CNNTURK.com

Continue reading ...

TİYATRO VAPURDA PERDE AÇACAK

cnnturk


Beşiktaş-Kadıköy Şehir Hatları vapurları, 5 gün boyunca doğaçlama tiyatro gösterilerine ev sahipliği yapacak.

Şehir Hatları’ndan yapılan açıklamaya göre, 17-21 Haziran tarihleri arasında, “Ol ya da Ol” isimli tiyatro gösterisi, Boğaz’da perde açacak. Vapur yolcularının tiyatro ve dansla buluşturulacağı gösteriler, “Actedcity Oyuncu Okulu” oyuncuları tarafından sahnelenecek. İzleyicilerin de oyuncu olarak katılabilecekleri vapur tiyatrosunda, 16 kişilik oyuncu ekibi vapurun tüm alanlarını oyun sahnesine dönüştürecek. Doğaçlama tekniği ile farklı sanat formlarını kamusal alanda izleyiciye doğrudan sunma niteliğini taşıyan oyun, 17-21 Haziran tarihleri arasında 18.15 Beşiktaş, 18.45 Kadıköy seferlerinde izlenebilecek.

 

 Diğer medya kuruluşlarında çıkan haberler

HABER365    AKSAM    STARGAZETE    IBB.GOV.TR    HABERVAKTI.COM     HABERLER.COM     F5HABER.COM

GERCEKGUNDEM.COM   HABER5.COM   HABER7.COM   HABERBY.NET   HABERFEED.COM

ISTANBULAJANSI.COM      ISTANBULHABER.COM.TR  LOJIPORT.COM     MEDYATAVA.COM

SONDAKIKA.COM   SONUCHABER.COM   TELEHABER.COM     TNTHABER.NET     TRANSMEDYA.COM

ULASIMONLINE.COM  VIRAHABER.COM     YENISAFAK.COM.TR     YURTGUNDEMI.COM

 

Continue reading ...

TÜRK BASININDA YILDIZLARIN OYUNCU KOÇU TOM BRANGLE

TomBrangle

The Actors Studio’nun daimi eğitmenlerinden Tom Brangle, önümüzdeki günlerde Türkiye’de olacak. Actedcity İstanbul’un profesyonel oyuncular ve oyuncu adayları için düzenlediği atölyede dersler verecek. Henüz memlekete gelmeden kendisine ulaştık.

Continue reading ...

MİHRAN TOMASYAN – ÇIPLAK AYAKLAR KUMPANYASI

MihranTomasyan

Mihran Tomasyan’la Çıplak Ayaklar Kumpanyası’nda buluşmak üzere sözleşip kendimizi bambaşka bir mekanda eski bir İstanbul bahçesini andıran ama tam da öyle olmayan bir ‘Harikalar Diyarı’nda bulduk. Bizi gülümseyen gözlerle karşılayıp çaylarımızı söyledikten sonra başladık sohbete, yetişmemiz gereken bütün işlere de geç kalma riskini gözardı ederek hiç bitmesin istediğimiz muhabbet zamansız bir zamanda akıp geçti.

ACTEDCITY (AC): Nihayet buluşabildik Mihran.

Mihran Tomasyan (MT): Hiç sorma, Ramallah’daydım daha yeni döndüm. Orada bir performans için bulundum.

AC: ‘Ters Okyanus’u mu turneye götürdün yoksa?

MT: ‘Ters Okyanus’ bir yere gidemez ya!

AC: Ya evet, öyle değil mi?

MT: İmkansız bir tane bütçe çıkardık bayağı yüksek, yani sular aksın falan zor iş (gülüşmeler). Ama ‘Ters Okyanus’un videosunu yaptık, şimdi sesiyle falan uğraşıyoruz.

AC: Kısa metraj mı?

MT: Yok ‘Ters Okyanus’u baştan sona izlediğini düşün ama kamera konmuş gibi değil de bazı bölümlerde kamera bizim elimizde; biraz film gibi yapmaya çalıştık. Evde oturdun mesela DVDsini koydun, baştan sona izlediğinde bir hissiyatı kalabilecek. Gösterinin kaydını izlemiyorsunda bir şey izliyormuşsun gibi yapmaya çalıştık ama daha bitmedi.

 İki insanın birbirini hala öldürebiliyor olma gerçeği çok absürt bir şey bu yüzyılda.

AC: Senin oyunlarında ‘teknoloji’yi kullanma tarzın çok ilginç geldi bana. ‘Sen Balık Değilsin’ de mesela. Teknoloji sahne sanatlarını nasıl etkiliyor bu anlamda?

MT: Multimedya işler çok var zaten Avrupa’da. ‘Mapping’ gösteriler yapanlar,büyük isimler çok kullanıyor ama benimki biraz farklı aslında herkesin kullanabileceği analog teknoloji. Herkesin ulaşabileceği teknolojiyi kullanıyorum. Gizli kamerayı Sirkeci’den 60 liraya alabilirsin ve onu projeksiyona bağlamak dünyanin en basit işi. Ulaşılabilir ve ucuz olan teknolojiden bir şeyler çıkartmaya çalışıyorum aslında. ‘Sen Balık Değilsin’de walkmanler, basınca ses çıkartan oyuncaklar var mesela.

AC: Kullandığın malzemeler de çok enteresan Mihran…

MT: Önce malzemeyi seviyorum ben. Bunun nesini sevdiğimi düşünmüyorum önce malzemenin kendisini buluyorum. Şimdi merdivenle çalışıyorum. Mekandaki merdivenle yapabileceğim hareketleri seviyorum ya da işte siyah torba gibi, büzüştürüyorum, bırakınca açılmasını seyrediyorum (gülüşmeler). Sonra onu anlamlandırmaya başlıyorum ya da o sonra anlamını bulmaya başlıyor ama önce aşk üstüne bir şey yapacağım ve torba bunu çok iyi anlatır değilde; önce malzeme beni heyecanlandırıyor. Kötü bir şey plastik ama beni çok heyecanlandırıyor nedense. ‘Kullanmayalım plastik ayıralım’ aslında . Ben çok plastik tüketen biriyim oyunda. ‘Ters Okyanus’ta solo yapıyorum plastik bir poşetle ve o her seferinde çöp oluyor mesela; yani onun gibi çok çöp çıkıyor benden; plastik çöpü. Plastiğin o oynayan hali çok hoşuma gidiyor başka hiçbir malzeme onu yapamıyor. Kumaş parçası falan yapamıyor. Plastik çok enteresan bir malzeme…

 AC: Plastik enteresan tabi?! (gülüşmeler) ‘Sen Balık Değilsin’ deki o savaş sahnesi, ben orada kendimi bir savaşın ortasında gibi hissettim.Vietnam Savaşı gibi belkide.

MT: Aslında her yer olabilir. Dünyadaki savaş ya da birbirini öldüren insan. İki insanın birbirini hala öldürebiliyor olma gerçeği çok absürt bir şey bu yüzyılda. Yani ‘hala nasıl olabiliyor’ diyorsun ‘insan insanı öldürebiliyor’. Olacak şey değil yani. Biz geçmişimizle yüzleşmeliyiz. Bütün herkes, ailesiyle bile. Ailenle yüzleşmek demek aslında toplumla yüzleşmek demek ya hani. Hepimizin sırları ve gizemleri var sonuçta. Bunlarla yüzleşmeliyiz. Bunları silahla, kurşunla, kanla değil de birbirimize hatıra atarak. O oyunda kaset içi atıyorum, bir savaş ama daha keyifli bir savaş yani. Vietnam mevzusu değil ama Hrant Dink üzerinden anlatıyorum biraz da. Hrant’ın anlattığı mevzuyu anlatmaya çalışıyorum. Sen bir insanın görüşlerine katılmayabilirsin ama onu öldürerek başedemezsin meseleyle, bu çok yanlış olur.Keşke onla rengarenk bir savaş ortamı yaratsaydın da öyle savaşsaydı. Böylece kimse haksızca ölmezdi ve herkesde rahat ederdi, kafalar rahat olurdu en azından. O sahne öyle bir sahne ama; o sahne yavaş yavaş gelişti. Hiç konfeti yoktu. En başta o malzemeyi bulmamıştım ,daha doğrusu teypler vardı. Savaş sesi kaydediyordum sonra o teypleri atıyordum sadece. Sonra yetmedi bir şeyler daha atmam lazım oldu. Misketler falan atıyordum; tepeye bir sistem yapmıştım, bir yerde ipi çekiyordum, misketler düşüyordu onlarda böyle bomba gibi oluyordu. O böyle bir süreçti. O sahne sonradan kendi kendini buldu.

 AC: Ben çok beğendim oyunu. Kendine ait bir dünyası var. Oyuncu olarak acı çekiyor musun defalarca oynayınca? Seyirciye ajitasyon yapmıyorsun ama kendin acı çekiyor musun?

MT: Sen ‘Sen Balık Değilsin’i çok sevdin biliyorum. Bir kaç bölümü var. Oyun başlıyor ve ben ‘oynadığımı’ biliyorum içimden. 100 kere oynamışsın otomatik bir şey yapıyor beden. Ama bazı bölümler var ve ben o bölümlere girince otomatikman bir anda orada kayboluyorum. Acı çekmek mi artık onu nasıl tanımlamak gerek bilemiyorum ama bütünleştiğim yerler oluyor ki; bence orası dışardan belli oluyordur. Şu anda tamamen ‘anın içinde adam’ dendiği oluyordur. Var öyle yerler. Her seferinde de orada gerçekten giriyorum ‘an’a; ayin gibi. Bir ‘yere’ giriyorum evet. Özellikle seyirciye bantı dağıttığım ve sonra altına girdiğim bölüm. Çünkü muhtemelen bütün seyircinin enerjisini tutuyorlar bu bantlar. Çünkü seyircinin üstünde oynuyor bu bantlar ve herkesin enerjisini hissediyorsun . Orası vazgeçilmez bir bölüm benim için. Orası oyunun en yüksek noktası.

AC: Bahçe ne kadar güzel…

 MT: Evet ya.. Beyrut’a gittiğimde farketmiştim.. Büyük mobilya mağazaları yok. İstanbul evleri o şirketler olmadan önce ne kadar özelmiş.. Beyrut’ta farkettim bunu. Bu bahçe güzel oldu böyle.

AC: Birçok kişiyle böyle bir yaşam alanını paylaşmak zor oluyor mu?

MT: Oluyor evet kolay bir şey değil ama şöyle de bir şey var; bizim orasını merkez gibi düşün, Çıplak Ayaklar Kumpanyası’nın mekanı. Orayla asıl ilgilenen dört beş kişi var , hayatlarını ordan kazanmaya çalışıyorlar. Diğerleri o alana hep destek veriyor, orada zaman geçiriyorlar. Oradan maddi olarak hiçbir beklentileri yok. ‘Gevende’ciler olsun, ‘Büyük Ev Ablukada’ olsun. Uzun senelerdir beraber zaman geçiriyorlar, beraber üretiyorlar. Sonra böyle ufak ufak da kendi alanları da oluşmaya başladı. Ama ne bileyim hergün birileri buraya gelir, çayını içer. Baksana benim anahtarlarıma… (bir tomar anahtarı gösterir ve gülüşmeler)

AC: Mihran hiç bitirmek istemiyorum bu söyleşiyi son bir soru. Eğer bir ünlüye yemek yapsaydın bu kim olurdu?

MT: Çok enteresan oldu bu. Bilmem ki… Heralde Berkun Oya’ya yapmak isterdim daha doğrusu biz birlikte yemek yapardık galiba (güler).

Söyleşimizi istemeyerek noktaladık. Çıplak Ayaklar Kumpanyası’nın gerçekleştireceği festival Haziran 5-20 tarihleri arasındadır.

Ayrıntılı bilgiyi http://www.ciplakayaklar.com/ adresinde bulabilirsiniz.

Continue reading ...

Mustafa Avkıran

MustafaAvkıran

Karşınızda Antalya Devlet Tiyatrosu’nda müdürlük yapmış; 5.Sokak, İsm 2. Kat, garajistanbul’un kurucularından olan Mustafa Avkıran duruyorsa bin düşünüp bir sormanız gerektiğini bilmeniz gerekir. Sözleştiğimiz saatte garajistanbul’da buluştuğumuzda  Mustafa Avkıran, selamlaştığımız andan itibaren tüm samimiyetini ve içtenliğini bizlere hissettirdi. garajistanbul’da Sabahlar Olmasın adlı matrak konserinin provasında yakaladığımız Avkıran’la Kuzey Güney dizisini, yeni konser projesini ve oyunculuğa dair çok keyifli bir röportaj gerçekleştirdik.

                  ENTELEKTÜELLER BU KONSERDE RAHAT RAHAT HALAY ÇEKEBİLECEK!

Sabahlar Olmasın adlı ‘’matrak’’ konser programınız var şimdilerde. İçip,kederlenip ağlamak yok mu?

Sabahlar Olmasın ismiyle müsemma bir proje. Bu ülkenin tüm eğlence kültürüne ait bir nazire, evet matrak bir şey. garajistanbul’da  2007’den bu yana İstanbul’un eğlence kültürü üzerine çok iş yaptık. Yaptığımız işlerden sonra bir şey fark ettik. Kayboluyor gazinolar, meyhaneler. Herkes Rum Meyhanesi, Girit lokantası arıyor ama yok buralarda. Sonra gittikçe müzik türlerinin ne kadar ayrıştığını fark ettik, Levent’te dinlenen müzikle Beyoğlu’nda dinlenen müziğin değişimini…

İçinde içki geçen şarkıları toplamaya karar verdim. Bir arşiv çalışması gibi. İçinde içki geçen şarkı ne var diye bayağı Bay Google’a sordum. Ve dökülmeye başladı, şimdi de bitmiyor hatta  (Gülüşmeler)

60’larda 70’lerde meğer herkes sarhoş olurmuş. Sarhoşluktan içermiş, aşk acısından, kaybetmişlikten…Tabii şarkıları elemeye başladık. Her makamdan ve her nameden olsun diye bir kural da koyduk kendimize. İçine mutlaka bir Rock parçası, Türk Sanat Müziği, arabesk, türkü koyduk. Bunların oluşturduğu harmoniyle çok ilgilendik. Hepsini birbirine birtakım anekdotlarla, metinlerle bağladık. Türkü bara gitmeye utanan birçok dinleyicinin bu konser ilgisini çekti. Entelektüeller burada rahat rahat halay çekebilecek. (Gülüşmeler)

Hak mı bu siz içeceksiniz çakır keyif olacaksınız seyirci buna “seyirci” kalacak. Masa altı götürmeceye izin var mı, yoksa hikâye hepimizi zaten sarhoş mu edecek?

Ben bu konserde içmiyorum; ama herkes çok fena sarhoş oluyor. Kimler kimler. Kuzey Güney ekibi geldi, ayık kimse kalmadı. Adını hatırlayan yoktu. Benim içkiyi özendirme gibi bir tutumum yok tabii ki; ama içkinin de durumu bu. Bazen sarhoş olup kalıbın dışına çıkmak, düpedüz rezil olmak iyidir.

‘’50 yaşımda içimdeki şarkıcıyı keşfettim’’ demişsiniz. Bu keşfin geç olması beraberinde bir pişmanlık getirdi mi?

Hiç pişmanlığım yok. Çünkü elli yaşıma kadar yaptığım o kadar çok iş var ki. Türkiye’de tanıdığınız tanımadığınız bütün oyuncularla oynadım, alınabilecek tüm ödüller sıralı duruyor. Bunu övünmek için söylemiyorum. Buna fırsat bulamamışım, zamanı şimdiymiş. Şarkı söylemek tiyatroda oynamak gibi değil tabii.

Peki bu keşifle birlikte müziğe olan bakışınızda nasıl bir değişim oldu?

İlk yaptığım iş 1989’da Prometheus’tur. O baştan sona müzikli bir oyundu. Sonra Mezopotamya Üçlemesi diye bir oyun yaptık, o da müzikli bir oyundu. Yaptığım işlerde Övül Avkıran’la paylaşımımız vardı. O işin daha çok hareket ve görsel tasarımını çözerken, ben  müzik ve ritim tasarımını yapıyorum. Yani ben dramaturgum, müzisyenim işlerimizde. Müziğe zaten çat diye gelmedim. Uzun zamandır müzik yapıyorum. Ama bir fiil şarkıcı olmak ilk defa. Bunun getirdiği yenilikler var; ses çalışıyorsunuz, ritim öğreniyorsunuz. Bunun çok başka bir enerjisi de var. O enerjiyle tanıştığım için çok memnunum.

                  SANATÇININ HER ZAMAN BAŞARISIZ OLMA LÜKSÜ VARDIR

 
 
 
 
 
 

Sabahlar Olmasın projesi bizi sizin yeni bir kimliğinizle tanıştıracak. Seyircilere bu kimliğinizle ‘’Merhaba’’ diyecek olmanız, ilk defa sahneye çıktığınızdaki heyecanı ve tedirginliği yaşattırdı mı?

Hissetmez olur muyum!  İlk konserimin birinci bölümü bittiğinde su fışkırıyordu gömleğimin yakasından. Kulise gittim, bir baktım yüzüm kıpkırmızı ve o kırmızılık hakikiydi. O zaman tansiyonumu ölçselerdi 25’e 15’i gösterirdi herhalde. İkinci bölüm başladığında biraz daha sakinleşmiştim; ama ter azalmamıştı. Beşinci konserde daha az terledim, daha hakimdim her şeye. O da öğreniliyor.

garajistanbul’a proje kabul ettirmek isteyenler için yaratıcılığa vurgu yapmışsınız. Peki siz yaratıcı olamamaktan ne zaman korkmaya başlarsınız?

Aslında ben hep korkarım. Her yeni işte korkuyorum. Sabahlar Olmasın işinde günlük uyku saatim sadece üçtü! Çünkü o tedirginlik ,eksikliği tamamlama arzusu hiç bitmiyor. Ama sanatçının her zaman başarısız olma ya da kötü iş yapma lüksü de var.  O yüzden hep kendimizi kuyuya, bilmediğimiz sulara atabiliyoruz. Benim için şarkı söylemek de böyle bir lüksü kullanmaktı. O kadar ödül al al, sonra çık şarkı söyle. Bunu niye yapıyorsun, kendi ayağına çelme takıyorsun bir anlamda.

Sadece  tiyatro oyunu alanı değil garajistanbul. Birçok alanda etkinlikler düzenleyerek  122.000 kişiyi misafir etmişsiniz. Hayal ettiğiniz başarı bu muydu?

Biz asla bir tiyatro açmadık, oyun oynansın diye burayı kurduk. 550 tane İTÜ’lü genç burada dans ettiler, bu da bizim için bir oyun. BirGün Gazetesi 10. Yılını kutladı. Türkiye’nin tüm solcuları konuştular burada, bu da bizim için bir oyun. İlk tiyatro oyununu oynayan, ilk defa sahneye çıkan insanlara da yer açan bir mekan oldu garajistanbul.

                  BU TOPRAKLARDA BABA-OĞUL HİKAYELERİNDEKİ TRAVMA ÇOK AĞIR

 
 
 
 
 

Mantar gibi  türeyen diziler balon hızıyla sönmeye başlar oldu. Bu sirkülasyonu neye bağlıyorsunuz?

Dizi parametrelerenin bizim bildiğimiz parametreler olduğunu düşünmüyorum. Bir yapım şirketinin hangi kanalda, hangi saatte, hangi gün, hangi hikâyeyle, hangi makyözle, hangi oyuncularla var olduğunun mühim olduğu bir şeyden söz ediyoruz. Bazen hepsinin iyi olup, bazen işin kötü olduğu örnekler de var karşımızda. O zaman sektör reklam alan ve reklam verenle ilintili olduğu için o ölçüm denilen aletin bazen demokles kılıcı gibi olduğunu görüyoruz. Bu aralar hatta hiç yayınlanmadan kalkan diziler de var. Yani o zaman ölçüm aleti de değil baz alınan.

Tiyatroda alkışlarla çoşan oyuncuyu, dizinin sanal reytingi ne kadar doyurur?

Sert bir şey bu söyleyeceğim. Birinde 6 milyon seyrediyor, diğerinde  25 ya da 30 kişi seyrediyor. İki alkış aynı değil kesinlikle. Bazen Kuzey Güney’deki benim oynadığım karakterimin sözünü yolda bana söyleyen seyirciler var. Oyundaysa söylediğim bir sözü ne olduğunu dinlemeyen var. Alkış denilen şey hâlâ var tabii ki bizim için yoksa niye ben burada çıkıp şarkı söyleyeyim. Kuzey Güney setine 150 kişi gelip, görmek için birbirini itiyorlar. Orası da bir sahne. Dilimizi değiştirmemiz gerekiyor. Sahne gerçeği diye bir şey yok . Acting (oyun) diye bir gerçek var ortada. O oyun her yerde oynanıyor: televizyonda, sinemada, tiyatroda… ‘’Ben bu işi 15 milyona seyrettireceğim, gün birincisi olacağım’’ diyenin yaptığı da bir oyun, ’’ben bu oyunu tiyatro sahnesinde 40 kişiye seyrettireceğim ‘’diyenin yaptığı da.

Kuzey Güney’deki Sami karakteriniz için ‘’Şu an en heyecan verici maceram’’ demişsiniz. Heyecanlar ilk andaki diriliğini yitirir zamanla. Siz bu sürekliliğinizi nasıl sağlıyorsunuz?

Babama bakarak sağlıyorum. Çok fazla erkek hikâyesi var benim hayatımda da. Babamla her telefon konuşmamda Sami’yle konuşuyorum sanki ve babam da bu gerçekliği biliyor. Ben aramazsam mesela yirmi gün aramaz. Biz yine bir baba sahnesi çektik yakın zamanda, setteki tüm erkekler ağladı. Şaka gibi! O zaman anlıyorsunuz, bu topraklarda baba-oğul hikâyelerindeki travmanın ne kadar ağır olduğunu.

Röportaj: Gizem KURT

Garaj Istanbul
www.garajistanbul.org

Continue reading ...

TOM BRANGLE RÖPORTAJ – TÜRKÇE ALTYAZILI

ACTEDCITY

Mayıs 20 -21- 22 veya 24- 25 -26 tarihleri arasında 3′er günlük ACTEDCITY ve The Actors Studio kadrosundan Tom Brangle’la Kamera Önü Oyunculuk Workshop’ı.

Continue reading ...